Etiket Arşivi: 'hayat'

İcraat var, imaj yok

Kaybetme sebeplerimden başı çeken budur. Bi de egosu yüksek derler. İmajsız icraatinden bahsedince egolu oluyorsun. Görmedik ki anadan babadan…

Kitabı  nasıl yazacağım bu kafayla bilmiyorum. Buraya yazabiliyorum ama diğer taraf ödev yapmak gibi geliyor. Bir şekilde buraya yazıp burada yazdıklarımı derleyip kitaba dönüştürmeliyim. Nasıl yapacağım bilmiyorum ama 2 tür kitap fikri var kafamda. Birisi “Sınır Kişi” yi anlatacak diğeri ise “Sınır Kişi Öyküleri” olacak. Öyküler kitabı ana kitaptan önce hazır olur gibi geliyor zira o kitabı burada yazılanlardan derlemeyi planlıyorum. Sanırım öykü yazmada daha iyiyim. Ya da günlük ve yaşananları yazmada. Sonuçta hasta birinin hastalığı anlatması, yaşadıklarını anlatmasından daha zor. Doktor değilim, hastayım. Yaşıyorum. Bire-bir içindeyim. Onca tedaviyi üstlenen de, olayı yorumlayan da, acıyı yaşayan da, “Haklısın” sözünü duyup kaybeden de benim.

İşsizlik yazmadaki büyük sebep. Yokluk, hiçlik, kimsesizlik. Bu da ayrı bir garip değil mi? Hayatımda biri olsa, bir işim olsa, bir amacım, sebebim, görevim vb. olsa, yani azıcık mutlu olsam yazamam değil mi? E olsam da bir şey fark etmiyor ki. Dönüp dolaşıp düşeceğim durum ortada. Bir de şöyle bir şey var. Hayatınıza biri girdiğinde sizin hep mutlu olmanızı istiyor. Mutsuzluğunuza tahammül edemiyor. Ama kitap yazmanı da istiyor? O iş nasıl olacak? Mutsuz hissetmeden zaten yazamıyorsun. Diyelim mutluyken zorladın kendini yazdın, yazı bittiği anda mutsuzsun artık. Bir bölüm yazdıktan sonra buluşmaya gittiğini düşünsene, al işte sana kavga sebebi. Bugün yazı yazdım ondan mutsuzum desen alttan alacak mı seni? Kız dediğin sonunda yeter yazma demeyecek mi? Hepsinin hayali prenseslik değil mi? Mutsuz prens mi olur lan? Kim çeker. Nasıl olsa sıraya dizilmiş 10 abaza var değil mi? Bir gün gerçek bir kadınla tanışıp tanışmayacağımı gerçekten merak ediyorum. Ya da gerçek olsun sevdasından vazgeçip çok eşli bir hayat süreceğim. Kimse kusura bakmasın…

Bildiğim tek şey var. Korkunun hiçbir işe yaramıyor olması. Gerçekleşmesinden korktuğun her şey gerçek oluyor. E aptal biri değilsen durduk yere korkmazsın. Zeki insanlar ihtimal gördüklerinde korkarlar. Peki bu ihtimali gösteren nedir? En büyüğü tecrübedir. Peki nihayetinde gerçekleşiyorsa? Ne yapacağız korkmayı mı bırakacağız? Zor. Bu elde olan bir şey değil. Ha misal şimdi ben yalnız ölmekten mi korkuyorum? Yoksa ölene kadar yalnız yaşamış olmaktan mı korkuyorum? Korkuyorsam ve korkmaya devam edersem bu durum gerçek olacak. Peki bu korkudan nasıl kurtulacağım? Nasıl vazgeçebilirim bu düşünceden? Bunun tek çözümü yalnızlıktan kurtulmak? E başa döndü işte, o zaman zaten bu korkuyu düşünmeye zaman kalmıyor. Para parayı çeker kanunu. Kanıtlayamadığım çok fazla şey var. Şanslı insanlar bunu enerji olarak niteliyorlar. Evrene olumlu mesaj. Ne düşünürsen onu çekersin, ne hissedersen o olur. Pozitif düşün iyi olsun. Sağlıklı olmak çok güzel. Şanslı olmak daha güzel. Tecrübelerimizi değiş tokuş etsek olumlu düşünebilir misin? Geçmişimizi değişsek? Hormonlarımızı değişsek? Ruhumuzu, aklımızı, beynimizi değişsek? Olmadı di mi? Evet olmadı.

Bazen nasıl yazdığıma anlam bile veremiyorum sadece yazıyorum. Yazıyorum da, mesai dolsun diye yazıyorum. Zaman geçsin diye yazıyorum. Zaman geçerken daha az acıtsın diye yazıyorum. Rahatlamak için yazıyorum diyemiyorum, yazdıkça kötü oluyor, kötü oldukça daha çok yazıyorum. Ama kimse rahatsızlık duymuyor bu durumdan. Oysa ki yazmak yerine alkol alsam ya da uyuşturucu kullansam da aynısı. Ama o zaman herkes üzülür değil mi? İçtikçe kötü oluyorum kötü oldukça daha çok içiyorum. Koş doktora. Ama zararsız bir şey yapıyorsan, hatta yaptığın bu şey bir gün birilerine eğlence veya terapi olacaksa yap. Hayat gerçekten acımasız. Yalnızsan yalnızsın, bu kadar…

Belki bir gün zorunda olduğum için değil de, sadece içimden geldiği için yazdığım bir hayatım olur. Belki bir gün olur. Belki bir gün bir hayatım olur…

Deliler

Dün sinemalarda yeni vizyona giren Deliler filmine gittim. Filmin tam adı, Deliler Fatih’in Fermanı.

Osmanlı tarihini çok sevmem ama bu tarihte en çok ilgimi çekenlerdendir deliler. Nedeni basit, kendime benzetmişimdir hep. O yıllarda yaşamış olsaydım, kendi rızamla deliler ocağına katılmak isteyeceğimden eminim. Tabi karşı çıkarlardı ona da eminim. Ne de olsa aklımız başımızda, anamız babamız hayatta. Delirmeye bile hakkımız yok. O tarihte deliler ocağına katılamadık ama, bu tarihte tımarhane ocağına katıldık.

Delileri normal insanların anlayabileceğini sanmıyorum.  Ben iyi anlıyorum. Ama bence hem o tarihte hem de bu tarihte kendisini normal olarak niteleyen şanslı tuzu kurular delilere acımışlardır, acıyorlardır. Kimi kimsesi olmayan, kafayı tırlatmış veya tırlatmaya zorlanmış insanlardır bunlar. Aileleri yoktur, ilişkileri yoktur, akrabaları yoktur, birini sevme ya da biri tarafından sevilme şansları yoktur. Çok acılı eğitimlerden geçerler. İç dünyalarında her zaman yalnızdırlar. Belki de bundan mütevellit, dini inançların da baskıları ile, tek arzuları şehit olmaktır. Savaşta ölmek isterler. Öldükleri zaman şehadet mertebesine erişip cennete gideceklerine inanırlar, dünyanın bütün kötülüklerinden kurtulacaklarını düşünürler. Dünyada yaşayamadıkları, mahrum kaldıkları tüm güzellikleri öteki tarafta yaşayacaklarına inanırlar. Bunları hayal ve idrak etmeniz güç biliyorum ama ben çok iyi anlıyorum. Malesef delileri çok iyi anlıyorum. Onlar gibi benim de yaşayamadığım bir hayat var ama ben onlar gibi diğer taraftaki cennete de inanmıyorum. Küçük de olsa farkımız var.

Delilerin nasıl eğitimler aldıklarını, internette araştırabilirsiniz. En bilineni ellerini mermerlere vurarak antrenman yapmalarıdır. Elleri insan vücudunun taşıyacağından çok daha büyük bir kemik kütlesine dönüşür. Bu sayede tokat atarak bir atın boynunu kırabildikleri söylenir. Vücutlarında hayvan figurleri taşırlar. Doğanın parçası olarak simgelerler kendilerini. Öldürdükleri düşman kadar mertebelerinin yükseleceğine inanırlar. Her savaşa ölecek oldukları için sevinçle gider, ölemedikleri zaman üzüntü ve bunalım içerisinde geri dönerler. Bunu da anlayamadınız değil mi? Anlamayın boşverin gerek yok. 8-5 mesainizde böyle şeyler sormayacaklar zaten size.

Bipolar’ı anlatan Türkçe bir film yapıldı, yalnız başıma sinemada izledim. Şimdi de Deliler’i izledim. Bana yaklaşan onca film oldu ve hepsini yalnız, yapayalnız izledim. Hani siz sağlıklı insanlar yalnız sinemeya gidemezsiniz ya ondan üzerine basa basa söylüyorum. Sizlerin bi tarafı yemez o işi. Hem ayıptır değil mi? Kendinizi ezik falan hissedersiniz aman yalnız gitmeyin. Bekliyorum belki “borderline” ı  anlatan bir Türkçe film de yapılır yakında, onu da yapayalnız ve sıkıntılı bir şekilde gider izlerim. Belki de satırlara yön verebilir ve kitabı bitirirsem birisi senaryo olarak benim anılarımı kullanmak ister, kim bilir…

Hiçlikle dolu bir günün daha akşamıydı. Tüm gün fistül rahatsızlığımı daha da beter hale getirebilirim korkusuyla bir kafede boş boş oturduktan sonra, yine hayatımda bir şeyler yapayım, iki tane insan göreyim edasıyla antrenmana gitmiştim. Antrenmanda etrafımdaki insanlardan daha iyi süper yapmış olmanın anlamsızlığıyla, kimsesizliğimi belki avuturum diyerek anne-babamın evine yemeğe gittim. Yemekten sonra oturdum hiçlikle mücadele etmemek adına daha önce izlediğim bir filmi izledim. Gece geç saatlere doğru ilerleyince ve her zamanki gibi hiçlik kulağıma fısıldayınca günlerden cuma olduğunu hatırladım. Geç saatte sinema olabilirdi bu da bana erkenden eve gitmeme fırsatı verirdi. Evde hiçliğin sesini dinlemektense gece 2’ye kadar bir şeylerle uğraşma şansı. Kalktım ve 10 dakika içerisinde sinemaya vardım. 2 saat oyalandım. 2 gibi çıkıp istemeyerek de olsa eve gittim yine. Ne kadar uyudum ne kadar iyi uyudum bilmeyerek kalktım. Halsizdim, yorgun ve mutsuzdum. Kahvaltı yapacak enerjim, isteğim ya da siz her ne diyorsanız yaşama sevincim yoktu. Her ne kadar işsiz ve maaşsız bir insan olsam da dışarıda yemek istedim yumurtayı. O yumurtanın parasını hesaplamak ne acı değil mi? Size değil, yatıyorsa maaş. Biz bu hesapları yaptık diye gördük it muamelesini sevdiğimiz kızdan. Olsun, ne de olsa herkes aynı hayatta değil mi? Acıyı azaltma amacıyla çıktım evden. Her seferindeki gibi kaçar gibi çıktım. 32 yaşında, eli kolu tutan, yakışıklı olduğu söylenen, kafası birçok şeye basan genç bir adamın gün içinde yalnız başına saçma sapan bir evde oturması o kadar zoruma gidiyordu ki, bu eve taşındığımdan beri çıkmadığım tek bir günüm olmadı sanırım. Gittim yedim yumurtamı uzun zamandır gitmediğim bir yerde. En son onla gitmiştim o kadar. Etrafıma baktım. Yaşayamadığım hayatlara baktım. Olasılıkları düşündüm. Ben düşündüm, ben dinledim. Sonra da buradayım işte. Yine hiçbir şey yapmıyorum. 1. mekana yeterince hesap veremediğim için, hayatın acılarını bir nebze olsun azaltma amaçlı 2. mekana geldim. Hiç para kazanamadığım için biraz da buraya para vereceğim. Karşılığında ise hiçbir şey yapmayacağım. Kitap yazma amacıyla hazırladığım Word belgesine yazamayacak, buraya yazacağım. 5 kuruş kazanamayacak olmak bir yana, hayatta hiçbir işe yaramayacak olmam başka yana. Ne kendime faydası var ne başkasına. Sadece zaman geçsin diye yaşamak nedir bilir misiniz? Zaman geçsin diye diye 32 oldum. Bitmiyor ve her gün bir öncekinin aynısı. Pes ettim mi hayır, hala iş görüşmeleri yapıyorum. Teklifler, ısrarlar, yalanlar, dolanlar. Mecburum. Mutlu mu olacağım? Hayır. Düşündüğüm tek şey var. Fakir, işsiz ve maaşsız mutsuz olmaktansa, maaşlı mutsuz olayım. Azıcık özgüvenim olur belki. Hem bu zamanda önemli olan para zaten, ruh hastası olsan ne olur psikopat olsan ne olur? Paran olsun, karşı cinsin en beğendiğisin, net.

Sonuç yataktan bombok kalkmışım yine. Hem de cumartesi. O gece de yaklaşıyor, hoş, çok hoş. Önce şimdi hiçbir şey yapmadan birkaç saat geçiririm kahveli mahveli. Sonra antrenman. Sonra anne evinde yemek, sonra ertesi güne kadar hiçlik. Sonra ertesi gün pazar. En fenası, koş sıkmacıya. Sonra da pazartesi sendromu. Ahahah. PZT iş konusunda yine bir ümit, ardından hayal kırıklığı. Evet hazır olduğum bu. Tamam sizin taktik. Bu sefer oldu bu iş.

Araya giden koca bir hayat, bir ömür. Sabrın bittiği noktada yırtık bir omuz tendonu, fistüllü bir makat, yaralı bir parmak, beyinde sayılmayacak hasar, gözlerde pc ye bakmaktan, omurgada oturmaktan, ruhta acı çekmekten oluşmuş tahribatlar… Deliler söylesin şimdi bana, cenneti hak edecek ne yapmışım.

Güzel filmdi, izleyin. Sadece film olarak veya tarihten bir kesit olarak izleyeceğiniz için izleyin, seversiniz.

Ha yaşadığı hayatı benimkine benzeten varsa, onlar kesin izlesin zaten.

Akıllılar yerine delilere kıymet verilseydi, ne dünya, ne de Türkiye böyle bir yer olurdu…

Kitap

Yaz yaz yaz. Yaz da yaz.

Bana kimse yaz dememişti ben yazmaya karar verdiğimde. Çok küçüktüm. İlkokul yıllarında başladım yazmaya. Ortaokulda yazılarda bir farklılık olduğu ortaya çıktı. Olmak istemediğim bir adam gibi yazdığımı farkettim. Daha gençtim, küçüktüm, ergendim vs. Çok da üzerine gitmedim. Lisede tavan yaptı yazılarım. Her yazdığım alkış aldı. Okul dergisinde yayınlanacak hale geldi yazım. Yazı çok beğenildi, beğenildi de, kimse hiçbir şey anlamadı, keşfetmedi. Bu genç hastaydı. Berbat bir hayatı, saçma sapan bir geleceği olacaktı. Ben şüphe ettim, bana vesvese yapıyorsun dediler. Sonuçta okullar okuyacaktım, sınavlar kazanacaktım, ders çalışacaktım ve başaracaktım değil mi? Bunlar yetecekti. Ha yetti yetti, harbiden yetti.

Şimdilerde yaş 32. Balta ve sap teorisi devam ediyor. İş görüşmeleri, iş yapma çabaları, hayal kırıklıkları, yalnızlıklar, terbiyesizlikler, haksızlıklar devam ediyor. Oturmuş bir köşede yalnız başına, arkadaşlarımın çocuklarını büyütmelerini izliyorum. Acı çektiğimi, her şeyin bombok olduğunu gören sevenlerim de sadece yazmamı söylüyorlar. Yazar olabilirim. Evet biliyorum, zaten olabilirdim. 10 yaşından beri başarılı bir yazar olabilirdim biliyorum, ama hayalim bu değildi ki benim. Çünkü ben sadece acıları yazıyorum. Çektiğim acıları. Buna sevinmeli miyim? Hayatımı bunun üzerine mi kurmalıyım? Bu acılar elbet biter, bitecek diyip durdum yıllarca. Ama şimdi anladım. Bitmeyecek. Bazı insanlar dünyaya gerçekten acı çekmeye geliyorlar. Kimisi kundakta bebekken acı çekip ölüyor. Kimisi hapiste, kimi savaşta, kimisi hastane koridorlarında. Kimisi kendi bedenine mahkum kimi de beynine. Mutlu olmak diye bir şey yok belki, mutluluğu aramak da büyük yanlış. Ama bildiğim bir şey var ki o da mutluluğu hissetmek. Hissetmek diye bir şey gerçekten var. Mutluluğu da, acıyı da. Öyle garip ki, hislerinde arıza olduğunda keşke hiçbir şey hissetmesen. Zira mutluluğu hissetmemeye katlanılır da, acıyı olduğundan fazla hissetmeye katlanmak çok zor. Ne demişti vakti zamanında doktor;

“-Biz hastalıkları kişinin sosyal hayatını etkilemediği müddetçe tedavi etmeyiz.”

Sosyal hayat mı kaldı doktor, yaşanamamış bir hayattan bahsediyoruz. Komik videolar izlemek zorunda yaşanan bir hayat. Sürekli gülmek için sebep aramak ne kadar zor biliyor musun. Bir süre sonra gülemiyorsun ama yine de izliyorsun. Mecbursun, cehennem ateşi ayaklarının altında. Ya yanışını izlersin, ya da komik bir şeyler…

Ümidim kalmadı artık pek, kaldıysa da ya da, yazacağım. Berbat bir kitap olacağını hissediyorum. Muhtemelen pek satılmayacak, alan da kaldırıp atacak okumayacak. Adam ruh hastası mıdır nedir deyip ikinci kitabı almaya da bilirler. Belki de yanlış düşünüyorum zira sağlıklı görünen insanlar yazılarımı beğeniyorlar. Onların söyleyemediklerini söylediğim için beğeniyorlar aslında mesele kolay. Ben insanların yüzleşmekten korktuklarını yaşadığım için beğeniyorlar. Yine de bu kadar acıyı çekmek istemezdim. Çok ömrüm kaldığını düşünmüyorum. Genç öleceğim için de şanslı olduğumu düşünüyorum aslında. Yine de garip, ben yaşayamadığımdan çok başaramadığıma üzülüyorum. Madem acı çekmekten kurtulamıyorum, peki iyice reklam edeyim kendimi, bir kitap yazayım. Gerçi daha ne kadar reklam edeceğim ki. Etrafımdaki toplum sayemde bilmedikleri bir hastalığı tanıdı. Devletin hastanesinde yatmış bir adam olarak geriye hangi reklam kaldı ki…

Borderline hastası olmak gerçekten bir ayrıcalık. Hele ki erkek borderline olmak, Türkiye’de olmak, 2018 de olmak, toplumun DİN ile yönetildiği bir devirde olmak, bambaşka… “Yalnızlık” hakkında konuşan insanlara acıyorum, acıyorum ve imreniyorum. Bu tarihlerde bu ülkede erkek borderline olarak 32 yaşındayım. Ben ne yaptım?

Kitabı yazmaya başladım, yazmaya çalışıyorum. Karma karışık, karman çorman. Bitirebilir miyim bilmiyorum. Biterse basılır mı bilmiyorum. Ömrüm yeter mi onu da bilmiyorum. Ama saçmalık şu ki, kitabı yazmayı beceremediğim için geldim buraya yazıyorum. Çünkü burada gerçekten satış kaygısı yok. Burada yaptığın beceriksizlikleri kaleme almanın hiçbir kusuru yok. Burası başlı başına bir kusur zaten…

Sonraki sayfa »