İcraat var, imaj yok

Kaybetme sebeplerimden başı çeken budur. Bi de egosu yüksek derler. İmajsız icraatinden bahsedince egolu oluyorsun. Görmedik ki anadan babadan…

Kitabı  nasıl yazacağım bu kafayla bilmiyorum. Buraya yazabiliyorum ama diğer taraf ödev yapmak gibi geliyor. Bir şekilde buraya yazıp burada yazdıklarımı derleyip kitaba dönüştürmeliyim. Nasıl yapacağım bilmiyorum ama 2 tür kitap fikri var kafamda. Birisi “Sınır Kişi” yi anlatacak diğeri ise “Sınır Kişi Öyküleri” olacak. Öyküler kitabı ana kitaptan önce hazır olur gibi geliyor zira o kitabı burada yazılanlardan derlemeyi planlıyorum. Sanırım öykü yazmada daha iyiyim. Ya da günlük ve yaşananları yazmada. Sonuçta hasta birinin hastalığı anlatması, yaşadıklarını anlatmasından daha zor. Doktor değilim, hastayım. Yaşıyorum. Bire-bir içindeyim. Onca tedaviyi üstlenen de, olayı yorumlayan da, acıyı yaşayan da, “Haklısın” sözünü duyup kaybeden de benim.

İşsizlik yazmadaki büyük sebep. Yokluk, hiçlik, kimsesizlik. Bu da ayrı bir garip değil mi? Hayatımda biri olsa, bir işim olsa, bir amacım, sebebim, görevim vb. olsa, yani azıcık mutlu olsam yazamam değil mi? E olsam da bir şey fark etmiyor ki. Dönüp dolaşıp düşeceğim durum ortada. Bir de şöyle bir şey var. Hayatınıza biri girdiğinde sizin hep mutlu olmanızı istiyor. Mutsuzluğunuza tahammül edemiyor. Ama kitap yazmanı da istiyor? O iş nasıl olacak? Mutsuz hissetmeden zaten yazamıyorsun. Diyelim mutluyken zorladın kendini yazdın, yazı bittiği anda mutsuzsun artık. Bir bölüm yazdıktan sonra buluşmaya gittiğini düşünsene, al işte sana kavga sebebi. Bugün yazı yazdım ondan mutsuzum desen alttan alacak mı seni? Kız dediğin sonunda yeter yazma demeyecek mi? Hepsinin hayali prenseslik değil mi? Mutsuz prens mi olur lan? Kim çeker. Nasıl olsa sıraya dizilmiş 10 abaza var değil mi? Bir gün gerçek bir kadınla tanışıp tanışmayacağımı gerçekten merak ediyorum. Ya da gerçek olsun sevdasından vazgeçip çok eşli bir hayat süreceğim. Kimse kusura bakmasın…

Bildiğim tek şey var. Korkunun hiçbir işe yaramıyor olması. Gerçekleşmesinden korktuğun her şey gerçek oluyor. E aptal biri değilsen durduk yere korkmazsın. Zeki insanlar ihtimal gördüklerinde korkarlar. Peki bu ihtimali gösteren nedir? En büyüğü tecrübedir. Peki nihayetinde gerçekleşiyorsa? Ne yapacağız korkmayı mı bırakacağız? Zor. Bu elde olan bir şey değil. Ha misal şimdi ben yalnız ölmekten mi korkuyorum? Yoksa ölene kadar yalnız yaşamış olmaktan mı korkuyorum? Korkuyorsam ve korkmaya devam edersem bu durum gerçek olacak. Peki bu korkudan nasıl kurtulacağım? Nasıl vazgeçebilirim bu düşünceden? Bunun tek çözümü yalnızlıktan kurtulmak? E başa döndü işte, o zaman zaten bu korkuyu düşünmeye zaman kalmıyor. Para parayı çeker kanunu. Kanıtlayamadığım çok fazla şey var. Şanslı insanlar bunu enerji olarak niteliyorlar. Evrene olumlu mesaj. Ne düşünürsen onu çekersin, ne hissedersen o olur. Pozitif düşün iyi olsun. Sağlıklı olmak çok güzel. Şanslı olmak daha güzel. Tecrübelerimizi değiş tokuş etsek olumlu düşünebilir misin? Geçmişimizi değişsek? Hormonlarımızı değişsek? Ruhumuzu, aklımızı, beynimizi değişsek? Olmadı di mi? Evet olmadı.

Bazen nasıl yazdığıma anlam bile veremiyorum sadece yazıyorum. Yazıyorum da, mesai dolsun diye yazıyorum. Zaman geçsin diye yazıyorum. Zaman geçerken daha az acıtsın diye yazıyorum. Rahatlamak için yazıyorum diyemiyorum, yazdıkça kötü oluyor, kötü oldukça daha çok yazıyorum. Ama kimse rahatsızlık duymuyor bu durumdan. Oysa ki yazmak yerine alkol alsam ya da uyuşturucu kullansam da aynısı. Ama o zaman herkes üzülür değil mi? İçtikçe kötü oluyorum kötü oldukça daha çok içiyorum. Koş doktora. Ama zararsız bir şey yapıyorsan, hatta yaptığın bu şey bir gün birilerine eğlence veya terapi olacaksa yap. Hayat gerçekten acımasız. Yalnızsan yalnızsın, bu kadar…

Belki bir gün zorunda olduğum için değil de, sadece içimden geldiği için yazdığım bir hayatım olur. Belki bir gün olur. Belki bir gün bir hayatım olur…

Deliler

Dün sinemalarda yeni vizyona giren Deliler filmine gittim. Filmin tam adı, Deliler Fatih’in Fermanı.

Osmanlı tarihini çok sevmem ama bu tarihte en çok ilgimi çekenlerdendir deliler. Nedeni basit, kendime benzetmişimdir hep. O yıllarda yaşamış olsaydım, kendi rızamla deliler ocağına katılmak isteyeceğimden eminim. Tabi karşı çıkarlardı ona da eminim. Ne de olsa aklımız başımızda, anamız babamız hayatta. Delirmeye bile hakkımız yok. O tarihte deliler ocağına katılamadık ama, bu tarihte tımarhane ocağına katıldık.

Delileri normal insanların anlayabileceğini sanmıyorum.  Ben iyi anlıyorum. Ama bence hem o tarihte hem de bu tarihte kendisini normal olarak niteleyen şanslı tuzu kurular delilere acımışlardır, acıyorlardır. Kimi kimsesi olmayan, kafayı tırlatmış veya tırlatmaya zorlanmış insanlardır bunlar. Aileleri yoktur, ilişkileri yoktur, akrabaları yoktur, birini sevme ya da biri tarafından sevilme şansları yoktur. Çok acılı eğitimlerden geçerler. İç dünyalarında her zaman yalnızdırlar. Belki de bundan mütevellit, dini inançların da baskıları ile, tek arzuları şehit olmaktır. Savaşta ölmek isterler. Öldükleri zaman şehadet mertebesine erişip cennete gideceklerine inanırlar, dünyanın bütün kötülüklerinden kurtulacaklarını düşünürler. Dünyada yaşayamadıkları, mahrum kaldıkları tüm güzellikleri öteki tarafta yaşayacaklarına inanırlar. Bunları hayal ve idrak etmeniz güç biliyorum ama ben çok iyi anlıyorum. Malesef delileri çok iyi anlıyorum. Onlar gibi benim de yaşayamadığım bir hayat var ama ben onlar gibi diğer taraftaki cennete de inanmıyorum. Küçük de olsa farkımız var.

Delilerin nasıl eğitimler aldıklarını, internette araştırabilirsiniz. En bilineni ellerini mermerlere vurarak antrenman yapmalarıdır. Elleri insan vücudunun taşıyacağından çok daha büyük bir kemik kütlesine dönüşür. Bu sayede tokat atarak bir atın boynunu kırabildikleri söylenir. Vücutlarında hayvan figurleri taşırlar. Doğanın parçası olarak simgelerler kendilerini. Öldürdükleri düşman kadar mertebelerinin yükseleceğine inanırlar. Her savaşa ölecek oldukları için sevinçle gider, ölemedikleri zaman üzüntü ve bunalım içerisinde geri dönerler. Bunu da anlayamadınız değil mi? Anlamayın boşverin gerek yok. 8-5 mesainizde böyle şeyler sormayacaklar zaten size.

Bipolar’ı anlatan Türkçe bir film yapıldı, yalnız başıma sinemada izledim. Şimdi de Deliler’i izledim. Bana yaklaşan onca film oldu ve hepsini yalnız, yapayalnız izledim. Hani siz sağlıklı insanlar yalnız sinemeya gidemezsiniz ya ondan üzerine basa basa söylüyorum. Sizlerin bi tarafı yemez o işi. Hem ayıptır değil mi? Kendinizi ezik falan hissedersiniz aman yalnız gitmeyin. Bekliyorum belki “borderline” ı  anlatan bir Türkçe film de yapılır yakında, onu da yapayalnız ve sıkıntılı bir şekilde gider izlerim. Belki de satırlara yön verebilir ve kitabı bitirirsem birisi senaryo olarak benim anılarımı kullanmak ister, kim bilir…

Hiçlikle dolu bir günün daha akşamıydı. Tüm gün fistül rahatsızlığımı daha da beter hale getirebilirim korkusuyla bir kafede boş boş oturduktan sonra, yine hayatımda bir şeyler yapayım, iki tane insan göreyim edasıyla antrenmana gitmiştim. Antrenmanda etrafımdaki insanlardan daha iyi süper yapmış olmanın anlamsızlığıyla, kimsesizliğimi belki avuturum diyerek anne-babamın evine yemeğe gittim. Yemekten sonra oturdum hiçlikle mücadele etmemek adına daha önce izlediğim bir filmi izledim. Gece geç saatlere doğru ilerleyince ve her zamanki gibi hiçlik kulağıma fısıldayınca günlerden cuma olduğunu hatırladım. Geç saatte sinema olabilirdi bu da bana erkenden eve gitmeme fırsatı verirdi. Evde hiçliğin sesini dinlemektense gece 2’ye kadar bir şeylerle uğraşma şansı. Kalktım ve 10 dakika içerisinde sinemaya vardım. 2 saat oyalandım. 2 gibi çıkıp istemeyerek de olsa eve gittim yine. Ne kadar uyudum ne kadar iyi uyudum bilmeyerek kalktım. Halsizdim, yorgun ve mutsuzdum. Kahvaltı yapacak enerjim, isteğim ya da siz her ne diyorsanız yaşama sevincim yoktu. Her ne kadar işsiz ve maaşsız bir insan olsam da dışarıda yemek istedim yumurtayı. O yumurtanın parasını hesaplamak ne acı değil mi? Size değil, yatıyorsa maaş. Biz bu hesapları yaptık diye gördük it muamelesini sevdiğimiz kızdan. Olsun, ne de olsa herkes aynı hayatta değil mi? Acıyı azaltma amacıyla çıktım evden. Her seferindeki gibi kaçar gibi çıktım. 32 yaşında, eli kolu tutan, yakışıklı olduğu söylenen, kafası birçok şeye basan genç bir adamın gün içinde yalnız başına saçma sapan bir evde oturması o kadar zoruma gidiyordu ki, bu eve taşındığımdan beri çıkmadığım tek bir günüm olmadı sanırım. Gittim yedim yumurtamı uzun zamandır gitmediğim bir yerde. En son onla gitmiştim o kadar. Etrafıma baktım. Yaşayamadığım hayatlara baktım. Olasılıkları düşündüm. Ben düşündüm, ben dinledim. Sonra da buradayım işte. Yine hiçbir şey yapmıyorum. 1. mekana yeterince hesap veremediğim için, hayatın acılarını bir nebze olsun azaltma amaçlı 2. mekana geldim. Hiç para kazanamadığım için biraz da buraya para vereceğim. Karşılığında ise hiçbir şey yapmayacağım. Kitap yazma amacıyla hazırladığım Word belgesine yazamayacak, buraya yazacağım. 5 kuruş kazanamayacak olmak bir yana, hayatta hiçbir işe yaramayacak olmam başka yana. Ne kendime faydası var ne başkasına. Sadece zaman geçsin diye yaşamak nedir bilir misiniz? Zaman geçsin diye diye 32 oldum. Bitmiyor ve her gün bir öncekinin aynısı. Pes ettim mi hayır, hala iş görüşmeleri yapıyorum. Teklifler, ısrarlar, yalanlar, dolanlar. Mecburum. Mutlu mu olacağım? Hayır. Düşündüğüm tek şey var. Fakir, işsiz ve maaşsız mutsuz olmaktansa, maaşlı mutsuz olayım. Azıcık özgüvenim olur belki. Hem bu zamanda önemli olan para zaten, ruh hastası olsan ne olur psikopat olsan ne olur? Paran olsun, karşı cinsin en beğendiğisin, net.

Sonuç yataktan bombok kalkmışım yine. Hem de cumartesi. O gece de yaklaşıyor, hoş, çok hoş. Önce şimdi hiçbir şey yapmadan birkaç saat geçiririm kahveli mahveli. Sonra antrenman. Sonra anne evinde yemek, sonra ertesi güne kadar hiçlik. Sonra ertesi gün pazar. En fenası, koş sıkmacıya. Sonra da pazartesi sendromu. Ahahah. PZT iş konusunda yine bir ümit, ardından hayal kırıklığı. Evet hazır olduğum bu. Tamam sizin taktik. Bu sefer oldu bu iş.

Araya giden koca bir hayat, bir ömür. Sabrın bittiği noktada yırtık bir omuz tendonu, fistüllü bir makat, yaralı bir parmak, beyinde sayılmayacak hasar, gözlerde pc ye bakmaktan, omurgada oturmaktan, ruhta acı çekmekten oluşmuş tahribatlar… Deliler söylesin şimdi bana, cenneti hak edecek ne yapmışım.

Güzel filmdi, izleyin. Sadece film olarak veya tarihten bir kesit olarak izleyeceğiniz için izleyin, seversiniz.

Ha yaşadığı hayatı benimkine benzeten varsa, onlar kesin izlesin zaten.

Akıllılar yerine delilere kıymet verilseydi, ne dünya, ne de Türkiye böyle bir yer olurdu…

Bilişim Zirvesi 2018

Bu zirve hakkında böyle bir yazı yazan da bulunmaz. İnternet aleminde bu zirveyi aradığınızda yüzlerce belki binlerce sonuç bulursunuz ama böylesini bulamayacağınıza eminim. Neden? Çünkü yazan benim.

İşsizdim. Kendimi bildim bileli işsizdim. Ama birilerine göre çok iyiydim. Özellikle de sevenlerime göre. Başarılıydım, bilgisayar başında değişik işler yapıyordum. Belki de alım-satım yapıyordum. Çok zekiydim. İyi yazılımcıydım (benim haberim yok). Bir konuda bir şeyler yapıyorsam kesin iyiydim ve en iyisini yapıyordum. Para? Kazanç? ve bunların beraberinde gelen hayat? O konuda da yorumlar genelde şöyledir. İyidir canım, iyidir herhalde, kötü olacak değil ya, adam canavar, bizden bile iyidir.

Masraflarının hiçbir anlam taşımaması ve 5 kuruş kazanmayı başaramadığım için iş yerimi kapatma kararı almıştım. Ne kirasına değiyordu, ne de faturalarına, aidatına. Hatta beni daha olumsuz, daha negatif yapan bir yere dönüşmüştü artık. Etrafa baktıkça başarısızlığımı görür olmuştum. Kapatmaya karar verdiğimde etrafa ufak ufak iş aradığımı duyurmaya başladım. Aslında daha önceleri de duyuruyordum ama pek bir işe yaramıyordu, yani illa başıma madden kötü bir şeyler gelmesi gerekiyordu. Yoksa insanlar inanmıyor ciddiye almıyordu. Bu durumda ilk haber verdiğim eski bir arkadaşım olmuştu. Tesadüf eseri karşılaşmıştık zor zamanlarımda. Belki de bir işarettir demiştim. Değilmiş. Yani onun bana yardım etme şansı ile benim ona yardım etme şansım eşitlenmedi belki de kimbilir. İşler yolunda gitmedi iş konusunda bana yardım edemedi. Olsun, zaman bu, belli mi olur. Zira benim geleceğimde zaten beni bekleyen bir parlaklık yoktu biliyordum. Yani 10 sene sonra da olsa bana yardım edebilecek bir konumda olacaktı. Bense hala yardıma muhtaç konumda.

Gün geldi bir yarışmaya katıldıklarını söylediler. Anladığım bir konuydu. Benden küçük bir yardım istedi, ben biraz daha büyük bir yardım etmeye çalıştım. Başardım mı, işe yaradı mı bilmiyorum. Belki de sadece niyetim önemliydi. Karşılık beklemiyordum, zira gerçekten emek harcanmış bir işin kazanmasını istiyordum. Sadece etrafa haber verdim, hile falan yok yani, birkaç yerde yayınladım o kadar. Aradan uzun zaman geçti. Bu arkadaşım finale kaldıklarını duyurdu ve teşekkür olarak bana da bir davetiye verdi. İşte kopma anı buydu.

Önce sevindim birkaç saniye sürdü. Sonra durdum. Ben kimdim ki bu organizasyona iştirak edecektim? Oraya katılan birçok insandan o konular ile ilgili daha çok bilgi birikimine sahip olmam katılma sebebi miydi? Ben davetiyeyi bile bilgimden ötürü kazanmamıştım ki… Ne bir işim vardı, ne de geri dönecek bir hayatım. Orada kimlerle birlikte olacaktım. Oraya gittim diyelim etrafıma bakınca ne görecektim. Bana benzeyen tek bir insan olacak mıydı etrafımda? Yalnızlığımı şimdiden hissettim. İşin yok gücün yok, 5 kuruş maaşın yok, kazancın yok. Sen kim olarak geldin birader buraya diyecekti iç ses. Ulan hiç paran olmadığı halde uçağını otelini cebinden mi ödedin a salak diyecekti. Haklıydı. Oraya gitmenin bana maddi bir getirisi de olmayacaktı. Bilişim Zirvesine katılıp iş mi dilenecektim yanımdaki kanepe yiyen adamdan. Ya da yanıma laptopumu alıp bilişim zirvesini hackleyip, sunum anında ayağa kalkıp o benim mi diyecektim?

Doğru karar katılmamaktı. Her ne kadar biletimi onaylasam da geri çekebileceğimi ve özrümü arkadaşıma ilettim. Anladım ki böyle zirvelere ancak ve ancak katılmak için zamanınız yoksa katılabilirsiniz. İşsizlere ve boş adamlara göre değil. Bir işiniz varsa onu geliştirmek için de katılabilirsiniz ama iş aramak için değil. Giriş ücreti bu kadar yüksek bir yere hediye aldığınız zaman gerçekten katılamıyorsunuz.   5 paranız yokken birinin size Ferrari hediye etmesi gibi bir durum. Cebinizde 5 kuruş yokken o Ferrari ile ne kadar gezeceksiniz? Gezdiniz diyelim, insanlar da size hayran? Kahveyi hangi parayla ısmarlayacaksınız? Kahve burada sadece bir örnek, 1 kahveyle işi bitiremeyeceğinizi en az benim kadar biliyorsunuz.

Daha da kötü ve ironik bir durum daha olmuştu esasen. Kötü imaja sahip olan ve herkese iş teklif eden bir firma düşünün. O kadar işsizsiniz ki siz bu firmaya kendiniz ulaşıyorsunuz sizi işe almaları için tabi bu kadar kötü bir firma olduğunu bilmiyorsunuz. Üstüne üstlük herkesi arayan bu firma sizi aramıyor. Sonra bir kez daha yokluyorsunuz. Bu sefer arıyor ve daha ilk telefonda İstanbul’a görüşmeye çağırıyorlar. Garip, bence de garip. Bilişim Zirvesi ile aynı tarihe gelmesi daha da garip. Acaba diyorsunuz bu bir işaret mi? Tabi ne uçak bileti karşılaması var ne de başka bir şey. Firmayı bir araştırıyorsunuz aman allahım. Buna işsiz ve acı dolu geçen yılların sonunda hak ettiğiniz firma olmadığını düşünüyorsunuz. Anenniz zihninin bir köşesine yazıyor bu durumu. Git diyor. Gitseydin diyor, diyecek gelecekte. Çünkü kafası o kadar basıyor. Sektördeki arkadaşlarım berbat firma diyor. Kimse görüşmeye gitmiyormuş anlıyorsunuz. Siz işsizsiniz ya, mundara eyvallah mı demelisiniz? Benim ailemin inancına göre evet, benim inancıma göre hayır.

Neyse vazgeçiyorum. Zira firmanın maaş konusunda bile ne kadar kötü olduğunu duyuyorum. Ki herkese kendi iş teklif eden bir firma ve bu firmaya lütfen beni işe alın diye ben ulaşıyorum. Sonu şimdiden görebiliyorum. Bu hayatta kendime güvendiğim konular var ve en başında kötüyü önden görme gelir. Eğer olaylar benimle ilgiliyse, düşündüğüm kötülük muhakkak ama muhakkak gerçek olur. Hatta benim düşündüğümden daha gerçek olur. Başkaları iyi şeyler söylüyorsa daha da kötü olur.

Neyse kararımı verdim. Kader, sistem, olaylar her ne kadar benim İstanbul’a gitmem için ağlarını örse de, bu sefer bana yakışanı yapacak, gitmeyecektim. İşsizliğe zaten alışıktım. Yalnızlığa da öyle. Yalnızken birini sevip terkedilmek ne kadar acıtıyorsa, işsizken iş görüşmelerine gidip 3 kuruş maaşı kabul ettiğin halde işe alınmamak da o denli acıtırdı. Zaten işe alınsan da göreceğin muamele ortada.

Çok dallandırıp budaklandırmadan başa döneceğim fakat aklıma geldi. Bir de İzmir bileti var. Arkadaş grubuyla yapılmış zoraki bir tatil planı. Tabi tahmin ettiğiniz gibi oraya da gitmeyeceğim. Evet yanlış duymadınız o da yakın tarihte aralarında 1-2 gün var. İç sesim hep aynı şeyi söylüyor. Pardon da sen kim veya ne olarak gideceksin bu gezintiye? Pardon da sen neyi hak ettin? Biletlerin parasının ödemiş olduğum konusuna hiç değinmiyorum. Sevdiğim biri istedi. Çok sevdiğim biri, en sevdiğim biri istedi. Onu kırmamak için kabul ettim büyük ihtimalle gitmeyeceğimi bile bile. Çünkü o beni benim onu sevdiğim kadar sevmiyordu biliyordum. İpler kopma noktasındaydı ama oldu işte. Neyse, kapitalizmin emrettiği gibi, çalışan insanlar tatili hak ederler. İşsiz adam tatili hak eder mi hiç? İşsize her gün tatil ne de olsa. İşsizlik çok güzel, yaşasın işsizlik. Kalbi kırılan, yalnız kalan, işsiz kalan, parasız kalan ve her şeyden mahrum kalan neden hep aynı kişi? Hani madalyonun arka yüzü? Hani gün olup devran dönecekti? Hani yapılan haksızlıklar karışılıksız kalmayacaktı? Hani herkes hak ettiğini yaşayacaktı. Kalp krizinden ölmeme ya da hafızamı kaybetmeme o kadar az kaldı ki tam olarak nerede mutlu olacağım. Öteki dünya? Peki.

Hani bana yaz diyenler var ya, onlara şu cevabı vermeliyim. Her gün ama her gün onca boktan olay yaşıyorum. Ama iyi olay yaşamıyorum. Buna sevinmeli miyim? Ne güzel değil mi yazmam için sürekli malzemem var? Gerçekten çok garip. Süper, yaşasın. Yazar olabilirim. Gün geçmiyor ki başıma kötü bir şey gelmesin. Haklısınız valla. Çok sağolun. Yazabiliyor olduğum için çok mutluyum. Sizin için birkaç kelime, birkaç cümle. Boş zamanlarınızda kahvenizi yudumlarken vakit öldürmek amaçlı bir eğlence değil mi ne de olsa benim yazdıklarım. Benim için anlamını asla öğrenemeyeceksiniz. Ne mutlu size.

Sonuç olarak Bilişim Zirvesi’nden birkaç gün öncesindeyim. İş görüşmesi ve İzmir’in de. Ne olacak biliyor musunuz, koca bir hiç. Yine bir sabah uyanmayacağım ve sonraki sabah ve sonraki. Ne günah işlediğimi hatırlamıyorum ama ben Cehennemdeyim. Hapishanede değilim, hastanede değilim, tekerlekli sandalyede değilim, gözlerim görüyor, ağzım ve kulaklarım çalışıyor. Dik durabiliyorum. Sizin en büyük korkularınız sandığınız şeylerim yok. Peşimde kanlılarım yok. Öldürmek zorunda olduğum birileri de yok. Borcum az da olsa var ama olmasa da değişen bir şey yok. Peki eğer çözüme ulaşacaksa ben bu sorunların hepsine varım. Bu sorunlara sahip olup mutlu bir adam olmayı, böyle bir adam olmaya tercih ediyorum evet. Anlayamazsınız ki.

Hayat devam ediyor. Tek yapabildiğim akşam olsun diye uğraşmak için geldiğim bir kahvecide, çalışan diğer insanların arasında kahve içerek çalışıyor gibi görünmek. Ertesi gün de aynısı olacak ve sonraki gün de. Oturmuş bir köşede arkadaşlarımın çocuklarını büyütmelerini izliyorum ve arkamı döndüğümde bozulmalarını.

Tüm hayatı araya giden bir adama katılamayacağı bir organizasyon davetiyesi vermek, bakış açısına mahkumdur. Size kimse vermiyor değil mi davetiye? Hadi hep birlikte beni kıskanalım.

Bilişim Zirvesine bir şekilde katılabilen herkese iyi eğlenceler diliyorum. Acaba kaçı şükredecektir o koltukta oturabildiğine. Mesele o koltukta oturabilmek değil, mesele o koltukta oturabilecek bir hayatı yaşamak.

BPD Zirvesi 2018

Sonraki sayfa »